Tel: +90 536 860 91 09 | Destek MSN: bilgi@erzincan24.com
Yazılım - Görsel Tasarım: BG Medya
![]() İhsan ÜNLÜ ihsan66@gmail.com |
Önceki hafta sonu yapılan tartışmalı Alevi mitinginin arkasından bazı konular tekrar gündeme geldi. Yapılan bu mitingin meşruiyeti noktasındaki tartışmalar bir yana, AB sürecindeki modern Türkiye’ye yakışacak sivil bir anayasaya ihtiyacın artık kaçınılmaz bir noktaya geldiği şu günlerde, halledilmesi gereken pek çok problem var önümüzde. Her türlü özgürlüğün sağlandığı bir yüksek öğretimden tutun da Alevilerin haklı taleplerinin kabulüne; Din eğitiminin yapılandırılmasından, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesine değin pek çok konunun ideolojik tutum ve tavırlardan uzak, saf bir zihinle ve özgürlüklerin herkesi ve her kesimi kapsayacak bir geniş yüreklilikle ele alınacağı ortamın vakti geldi ve geçiyor bile..
Alevi vatandaşlarımızın öteden beri dile getirdikleri talep ve istekleri, bu miting vesilesiyle tekrar gündeme geldi. Bu taleplerden birisi de zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin kaldırılmasıydı. 1980 ihtilali öncesi seçmeli ders olarak okutulan DKAB, 1982 anayasasıyla birlikte zorunlu olarak okutulacak dersler arasına girmişti. Ders müfredatı ve işlenişi hakkında bazı eleştiriler ve tartışmalar zaman zaman olsa da dersin tümüyle kaldırılması veya tekrar seçmeli hale getirilmesi noktasındaki tartışmalar son zamanlarda iyice arttı.
Özellikle Alevi bir vatandaşımızın, bu ders müfredatının Alevi inancına yer vermediği gerekçesiyle AİHM’ne açtığı dava sonrasında haklı bulunması bu tartışmaları iyice alevlendirdi. Peki bu talepler ne kadar haklıydı? Gerçekten DKAB dersi zorunlu olmaktan çıkarılıp seçmeli mi olmalıydı? Bu tartışmalar esnasında MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ne yapıyordu?
Her şeyden önce bu taleplerin ne kadar doğru ve hakkaniyetli olduğunu anlamak için bu konuda yapılmış ciddi bilimsel ve analitik çalışmalara ihtiyaç vardır. Çünkü eğitim konusu, duygusal ve günübirlik kaygılarla ele alınamayacak kadar nazik ve derinlikli bir konudur. Eğer meseleye sırf bu açıdan bakılırsa, Alevi vatandaşlar kadar Sünni vatandaşların da pek çok itiraz noktaları olabilecektir. Nitekim bu dersin bir öğretmeni olarak gözlemlediğimiz kadarıyla, bazı Sünni vatandaşlarımız da dersin derinlikli bir eğitimden uzak sığ bir kültür dersi olduğundan şikayetçidir. Öte yandan bu dersin, yarardan çok zarar getirdiğini ve çocuklarına Sünni inancın dikte ettirildiği gibi bir anlayıştan hareketle zorunlu olmaktan çıkarılması noktasında, Alevi camia içersinde yeknesak bir görüş mevcut değildir. Bu kesimde değişik görüşler vardır. Örneğin bazıları, bu dersin Laikliğe aykırı olduğunu ve tamamen kaldırılması gerektiğini söylerken, bazıları seçmeli olması gerektiğini; kimisi ise, bu müfredata Alevi inancını da yerleştirerek kalabileceğini ileri sürmektedir. Görünen odur ki, Alevi kesimin ekseriyeti şu veya bu şekilde bu dersin faydalı olduğu ve çocuklarına okutulması gerektiğini savunurken, marjinal bir kesim ise ısrarla bu dersin lüzumsuz olduğunu ve zorunlu olmaktan çıkarılması gerektiğini savunmaktadır. Bunu söylerken de alternatif olarak somut bir şey ortaya konmamakta; ‘bu çocukların örgün eğitim dışında nasıl ve ne tür bir din eğitimi alabilecekleri’ noktasında ciddi soru işaretleri belirmektedir. Bu da ister istemez insanlarda, bu grubun hala ideolojik saplantılar içersinde ve meseleye dar bir çerçeveden bakan; maksatlarının çözüm değil başka şeyler olduğunu gösteren bir çağrışıma yol açıyor.
Kaldı ki MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmış ve yapmaktadır. Mili Eğitimin ders müfredatıyla ilgili olan bu birimi, aslında şimdiye kadar yapılmayan pek çok ilke imza atmıştır. Gerek Ortaöğretime gerekse İlköğretime hatta İmam-Hatip Liseleri müfredatına, Alevi kültürüne ait pek çok değeri koyarak bence bir reform sürecini başlatmıştır. Evet, bu yapılanların ne kadar sağlıklı ve samimiyetle ele alındığı tartışılabilir. Ancak şimdiye kadar hiç görülmemiş bir uygulamayla en azından böyle bir sürece girilmesi bile her türlü takdire şayandır. Zaten, sayın bakan ve sayın genel müdür de bu işe son noktanın konulmadığını, bu konudaki samimi alternatiflere açık olduklarını beyan etmişlerdir.
Peki Çözüm Nedir?
Teknolojinin baş döndürücü hızıyla global bir köy haline gelen bugünün dünyasında, din realitesi ve öğretimi de yerini almış olup, artık okutulup okutulmaması bir yana nasıl verileceği noktasında teknik çalışmalar yürütülmektedir. Modern hayatın getirdiği konformist bir anlayışla madden çok ilerde gözüken özellikle Batı dünyası, öbür taraftan varlık içinde yokluk ve kalabalıklar arasında yalnızlığı yaşayan manevi bir buhranın içersinde, ‘Din’ realitesini kabullenmek ve bunun eğitimini vermek zorunda kalmıştır. Batılı ülkelerde bu eğitim ya devlet eliyle veya kilise tarafından devletin kontrolü altında verilmektedir. Bugün, eskiden dinin esamesinin bile okunmadığı demirperde ülkelerde bile, bunun bir ihtiyaç olduğu ve en sağlıklı bir şekilde gereğinin yapılmaya çalışıldığı bir dönemde, birilerinin çıkıp ‘biz istemeyiz’ demesi şaşırtıcıdır. Kaldı ki bu ders vesilesiyle insanların birbirinin kültürünü ve ortak değerlerini yakından tanıyıp kaynaşmaları pekala mümkündür. İnsanların her türlü kültür ve ortamdan bir şekilde haberdar olduğu şu atmosferde, mutlaka kendi dinimizin ve diğer dinlerin kültürleri de yavrularımıza en doğru ve bilimsel yollarla verilebilmelidir. Bunun yolu da Cumhuriyetimizin bânisi Atatürk’ün ifade ettiği gibi, ilim-irfan yuvaları olan okullarımızdan geçer. Bize göre de bu ders mutlaka okutulmalı ve herkese hitap edecek tarzda ele alınarak evrensel değerler aşılanmalıdır.
DKAB müfredatı ve işleyişi konusunda en çok şikayet, Alevi kesimden gelmektedir. Bu kesime göre, mevcut müfredat Sünni bir anlayışla ele alınmış ve Alevi inancı yok sayılmıştır. Peki bu ne kadar doğrudur? Sünni anlayış nedir? Alevi anlayış nedir? Dahası Alevilik ayrı bir din midir? Yoksa ayrı bir mezhep midir? Veya bir tarikat mıdır? Bu sorular çoğaltılabilir ve cevapları hakkında da maalesef henüz tartışmalar bitmiş değildir. Aleviliği ayrı bir din veya felsefi bir kültür olarak görmek isteyen marjinal grupları çıkaracak olursak, büyük bir çoğunluğa göre Alevilik, ayrı bir din değil, son din İslam’ın içinde yer alan mistik bir yorumudur. Yine bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalara baktığımızda, ‘Anadolu Alevliği’ müstakil bir mezhep de değildir. Alevilik, Pir Sultan Abdal’ın; ‘Muhammed dinidir bizim dinimiz/ Tarikat altından geçer yolumuz/ Cibril-i Emindir hem rehberimiz/ Biz müminiz mürşidimiz Ali’dir’ dizelerinde ifadesini bulan, Hak-Muhammed-Ali yoludur. Yani bir taraftan Allah’ın birliğini ifade eden Tevhid’e inanırken öbür yandan Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğunu, Hz. Ali’nin de nübüvvet nurundan gelen velayetin temsilcisi olduğunu kabul eden bir anlayıştır. Bu anlayışta, seyr-i süluk içersinde pişerek ham ervahlıktan çıkıp eline-beline-diline sahip çıkarak insan-ı kamil olma hedefi yer almaktadır. Dolayısıyla meseleye bu zaviyeden bakıp Alevlik konularını bu çerçevede müfredata yerleştirmekte fayda vardır. Bu yaklaşımla bakıldığında aslında farklılıkların daha az, ortak noktaların ise daha fazla olduğu çok büyük benzerlikler kolayca görülebilecektir. İnanç ve ahlak gibi temel konularda anlaştıktan sonra geriye kalan teferruat konularına takılarak mesele büyütülmemeli, bilimsel ve teknik çalışmalarla bu konuda bir şekilde çözüme gidilebilmelidir.
Bunun yolu da kanaatimizce birleştirici ve mezheplerüstü bir din öğretiminden geçer. Bu konuda çok değerli çalışmaları bulunan değerli bilim adamı Sönmez Kutlu şu tespitlerde bulunur: “..Özellikle İslam’ın öğretimi söz konusuysa öncelikle mezhepler üstü ve tarikatlar üstü olmak durumundadır. Bireysel dindarlık kalıpları geliştiren ve geleneksel dini yorumların baskısından bunalan günümüz insanına böyle bir din öğretimi modeli cevap verebilir. Dolayısıyla dini, belli bir mezhep veya doktrin anlayışı doğrultusunda öğretmek yerine, aynı dine mensup insanları özde birleştirici yorumlar doğrultusunda dinler üstü veya mezhepler üstü ya da birleştirici bir yaklaşımla öğretilmesi her geçen gün daha büyük önem kazanmaktadır...” (Alevilik-Bektaşilik Yazıları, s. 184) Bu yaklaşımda, kişilerin meselelere kendi gözlüklerinden değil, ortak bir akılla ve üniversal bir bakış açısıyla bakmaları sağlanmış olacak; sonraki aşamalarda ise mezhebi konulara ve teferruata girilebilecektir. Ancak bu şekilde değişik mezhep ve meşrep mensupları birbirine empati ile ve iyi niyetle bakabilir. Bu yüzden her şeyden önce, genel hatlarıyla İslam’ın temel bilgileri ve evrensel insani ve ahlaki değerler verilmelidir. Son aşamada ancak İslam’ın farklı yorumlarıyla ilgili bilgiler verilmesi uygun olabilir. Kanaatimizce bu kök değerler, yavrularımıza ilköğretimde mutlaka zorunlu olarak verilmeli ve çocuklarımız kuru bilgi yükünün altına sokulmadan sevgi ve hoşgörü merkezli bir eğitime tabi tutulmalıdır. Ortaöğretimde ise ailelerin de isteği dikkate alınarak daha derinlikli ve uygulamaya dönük tercihli bir din eğitiminden söz edilebilir. Tabi bunun nasıl olacağı, olursa ne gibi getirisinin ve götürüsünün olabileceği ise ayrı bir tartışma konusudur.
Sonuç olarak, barış ve hoşgörünün membaı olan İslam dinini, ayrışma ve çatışma zemini haline getirebilecek metotlardan uzak, akıl ve bilimin ışığında bütün öğrencileri eşit düzeyde din bilgisi ve kültürüne sahip kılacak mezheplerüstü bir din öğretimi yaklaşımı elzemdir. Bu noktada farklı İslam yorumlarını birleştiren; Allah ve Peygamber sevgisi, Kur’an bilinci, Ahiret inancı, Ehl-i Beyt muhabbeti gibi temel ve ortak değerlerin benimsetilmesi en akla uygun motiflerdir. Yine bu meyanda, bizi biz yapan ve yüzyıllarca ayakta kalmamızı sağlayan Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi gibi değerler ve onların yaklaşımıyla ilgili önemli pasajlara yer verilmesi de çok isabetli olacaktır. Birbirimizi değiştirmek, dönüştürmek yerine ortak değerlerimizi öne çıkarmak ve değerlerimize empati ile bakabilmek adına yapılacak bir din eğitimi artık kaçınılmaz görünüyor. Bu yolda yapılacak samimi çalışmalar, istikbalimizin teminatı gençlerimiz için bir hak ve ülkemizin birliğine ve dirliğine atılmış büyük bir adım olacaktır.
