Erzingaz
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BİR KABRİSTANDAN YAZIYOR(UM) 
Esra KİRİK
hasbihal97@hotmail.com
BİR KABRİSTANDAN YAZIYOR(UM) 
18 Temmuz 2009 Cumartesi

Bir kabristandan yazıyor 'siyahlar içinde bir kadın ve yakasında kocaman, kırmızı bir gül'...

Lale üzerine bir yazı yazarken, bir dedikten sonra donarak ikiyi diyemezken, yazamadım bir lale yazısı daha. Yazacaklarımdan korktum belki de; doğrusu yazamadıklarımdan. Mesela bir lale yazısı daha yazsaydım, baharda bir hafta boyunca, her gün kapıma bırakılan laleleri kimin bıraktığını tahmin etmeye çalışacaktım.  Muhtemelen tahmin edemeyecektim ve tahmin edegeldiklerimden de  bahsedemeyecektim. İyisi mi laleleri hiç yazmamak dedim ve başka bir konuya aşikar kılındım. Bugündü, laleden güzel değil belki ama laleden daha özel bir şey bağlandı fikrime. O bağı çözmeye çalışırken kelimeler topak topak yığınlaştı. Yığınların her yükselişinde biraz daha yükseldiğimi hissettim. Biraz daha, biraz daha…  

Dağların dağ, yaprağın yaprak, suyun su, güneşin güneş, yıldızın yıldız oluşunu hissetmesi nasıldır bilemem. Ama nesneye karşılık olduğumda, söylediğim kelimelerde nerede bulunduğumu, kendimi biliyorum. İnsanın insan olmayı hissetmesinin ne demek olduğunu yani, iyi biliyorum. İyi biliyorum suyun duruluğunu, ateşin sıcaklığını, toprağın ağırbaşlılığını ve en önemlisi, iyi biliyorum sevmeyi. Hatta beni sevenlerden daha çok biliyorum sevmeyi. Çünkü severken uzak kalmayı iyi biliyorum. Uzakların öldüremediği bir sevdayla yaşıyorum uzun zamandır. Zamansız gelen bir sevdayı taşıyorum kılcal damarlarıma kadar. Parmak uçlarıma kadar doluyorum sevdayla ve kan fazlalığından ölüyorum her geçen gün. Ne yapmak lazım, nereye gitmek? Hiç olmak daha mı yeğdir yapmaktan ve gitmekten? Gitmek de bir yerde hiç olmaktı değil mi hem. Her şeyi olmak istediğinin hiçbir şeyi olmak. Belki de her şeyi yapılmak istendiğine hiçbir şey kalma çaresizliğine kapılmak. Kısaca hiçlik işte, fazlası yok. Fazlası yok bu hırpalanışların. ‘Her gelmek gitmek, her gelmek de gitmek içindir’ deniyor anonim bir sözde. Saçma bulduğum geri dönüşlü bu cümleler ne de doğru anlatıyor insanlarını. Bizleri ne kadar iyi tanımlıyor, anlatamayan onca şeyin üstüne.    

Uzatmanın bir anlam ifade etmediğini anladığım zaman sürdürmeyecektim yazılarımı. Uzatmadan, kısa keserek, yerinde durmayı bilerek yazacaktım. Hiçbir zaman yapmaya karar verdiklerini yapamayan biri olarak bunu yapamadım, tekerrüren.  Bunun sancısıyla kıvrandığım gecelerim oldu. Ama bildim ki, yazdıklarım yaşadıklarım değildi ve yaşadıklarımı yazma cesareti bulduğum gün gerçekten hissiz kalacaktım. Hissizlikle dolu günleri beklemek de beklediğim çoğu şeyi beklemek kadar yersizdi. Bu yüzden yaşadıklarımı sürdürmemek, yazdıklarımı sürdürmek kadar acıtmadı canımı. Yaşanamayanlara vesika bulmak elbet zordu; yaşadıklarımı vesikalandırmak ondan da zordu. Sustum, sustum, sadece sustum…

  Susmanın kar etmediği demlerde uyandım, uyandırıldım bir gün. Nasıl olduğunu bilmedim, bilemedim. Az sözle çok şey anlatmayı öğrendim, çok sözle sadece susacaklarımın çoğaldığını fark ettim. Hiçbir şey demeden ömrümün uzadığını iyi bildim. Öyle bir bildim ki, insanın hayatında söyleyeceği sözün bittiği zamanın, sözün bittiği yer olduğunu anladım.  Yerle zamanı kardeş, ölümle yaşamı sırdaş bildim. İşte oradan başlıyorum söylemeye yine, hayatın ölüme en yakın olduğu yerde, en kısa cümlelerimi yazıyorum… En gerçekçi itiraflarımı kalabalık bir kabristanda, üzerine şimdiye dek en acılı, en hüzünlü insanların oturduğu, iki dünya arasındaki çizgiyi en çok düşündüren, ahşap bir kanepede yazıyorum. Yerle zamanı kardeş, ölümle yaşamı sırdaş bildim… İşte oradan başlıyorum söylemeye yine… Siyahlar içinde ve yakamda kocaman bir gülle...

top read